Oğlum Kerem, mezuniyet balosuna kırklı yaşlarında bir kadınla geleceğini söylediğinde, rahatlamaya çalışan yüzüm neredeyse çöktü. Bütün yıl boyunca suskundü. Tam olarak üzgün değildi, sadece mesafeliydi. Son sınıf, üniversite mektupları, smokin provası, son maçlar ve veranda fotoğrafları demekti; oysa Kerem gecelerinin çoğunu garajda, bozuk bir motosikleti tamir ederek geçiriyordu. Bu yüzden mezuniyet gecesi takım elbisesiyle aşağı indiğinde, aylardır ilk kez gülümsediğinde içimde bir nefes aldım. Bir buluşması olacağını söyledi. Utangaç bir sınıf arkadaşından söz edeceğini sandım. Sonra bir araba bizim yola girdi ve arabadan inen kişi kız değildi. Kırklı yaşlarının ortasında, koyu renk elbise, kırmızı ruj, sakin bir yüz. Bir an aptalca bir şekilde annenin biri sandım, sonra Kerem elinde çiçeklerle ona doğru yürüdü. Gururla, parlayan bir sesle bana tanıttı: Bu Vesile. Gülümsemem dondu. O kadına baktım, o beni gördü ve yüzündeki renk söndü. Ona bakarken, birkaç saniye sonra dudaklarından çıkan cümle odanın içindeki müziği susturur gibi oldu: Bana doğru gelirken gözlerime bakıp söyledi, "Ona gerçeği söylemek için beş dakikan var, yoksa ben söylerim." O anda bütün yıllar, sessizlikler ve onca tamir edilmiş gece bir perde gibi üzerime çöktü. Beş dakika. Bütün bir hayatı, bir kelimeyle yıkıp yıkamayacağını düşünürken aklımda birdenbire tek soru belirdi: Gerçek neydi ve kim hakikati söylemeliydi...