İnişe Dakikalar Kala Sıkıştırılan Oyuncak
Dram

İnişe Dakikalar Kala Sıkıştırılan Oyuncak

Uçakta yerime oturmuş, uçuşun bitmesini bekliyordum. Yanımda bir çanta, önümde bir dergi, kafamda dönüp duran bir iş toplantısı; sıradan bir dönüş yoluydu. Sonra yanıma sekiz yaşlarında bir çocuk oturdu. Gözleri meraklı, elleri biraz titrekti. Gülümseyerek konuşmaya başladım; annesiyle birlikteydiler. Çocuk cebinden küçük bir oyuncak araba çıkardı, gözleri bana bakıp utangaç bir şekilde "bunu alır mısın?" dedi. Oyuncak yıpranmıştı ama bir şekilde içimde bir şeyleri harekete geçirdi. "Teşekkür ederim" dedim, elime sıkıştırdı; ama tam o anda kenarında katlanmış bir kağıt fark ettim. Kalbim bir an durdu. Kağıdı açtım. İçinde kısa, elle yazılmış birkaç kelime vardı: "Kapıları açmadan önce polisi çağırın." Cümle küçük harflerle, aceleyle yazılmıştı. Altında ise bir numara ya da şifre yoktu. Sadece o emir. Bir panik dalgası geçti içimden. Uçağın alçalışa geçtiği o anlarda söylenecek en son kelimeler olabilir miydi bunlar? Yanımdaki çocuk masum görünüyordu. Annesi kitap okuyordu. Etrafımızda uyuyan insanlar, kulaklık takmış gençler, bebek ağlamaları—her şey aynı, ama o kağıt her şeyi değiştirmişti. Kabin görevlisini çağırıp durumu anlatmak aklıma geldi. Ama bir noktada durdum: notta açıkça "Kapıları açmadan önce polisi çağırın" yazıyordu. Eğer kabin amiri kapıları açmadan önce dışarı çağrılsa, kapı zaten açılmak üzere olabilir. Zaman daralıyordu. Sessizce kalktım. Kalbim göğsümde çarpıyordu. Yanımdaki çocuğa bakarken, ona bir soru sormadım. Sesi titreyerek kabin amirine doğru yürüdüm. Onlara yaklaşmak, o birkaç kelimenin anlamını çözmek kadar zordu. Bir yandan mantık devredeydi: belki bir şaka, belki bir yanlış anlama. Ama içimden bir ses bana "çocuk masum görünse de" diyordu. Kabinde biriyle konuşmak için ideal bir yer yoktu; herkesin gözleri üzerimizde olabilirdi. Bu yüzden kelimelerimi dikkatlice seçtim. "Kapıları açmadan önce polisi aramanızı rica ediyorum" dedim, ama işler düşündüğümden farklı gelişti. Kabin amiri gözlerimi kısarak bana baktı, sonra çocuklu aileye doğru yürüdü. Anneden birkaç cümle aldıktan sonra yüzü değişti. Derin bir nefes aldı ve bana doğru eğildi: "Bunu sessizce halletmemiz gerek. Kapılar açılmadan kimseyi dışarıya çıkarmamalıyız." diye fısıldadı. O an, uçaktaki normal rutin bir gerilim sahnesine dönüştü; hosteslerin arkasındaki işaretler, pilotun ekrandaki küçük ışıkları, herkesin fark etmeden değişen duruşları. Ama asıl sarsıcı olan, kağıdın son satırıydı. Orada, çok küçük harflerle, tek bir kelime daha yazıyordu: "Onu tanıyorsun." Bu söz, kabinin içindeki sessizliği bir anda deldi. Ben onu tanıyor muydum? Tanıdığımı düşündüğüm kişiyle aramdaki o mesafe nasıl bir anda bu kadar kapanmıştı? Uçağın kapıları açıldığında veya açılmadan önce ne olacağı belli değildi. Benim aklımda tek bir soru dönüyordu: Onu gerçekten tanıyor muydum, yoksa bu not beni hedef almak için mi yazılmıştı? Kapıların arkasında bekleyen cevaplar vardı, ama onlar açılana kadar sadece bir seçim yapabilirdim — sessiz kalmak mı, yoksa gerçeği ortaya dökmek mi? Ve o an, tüm yolcuların fark etmeden uçaktan inmeden önce verilmesi gereken bir karar duruyordu elimde...

İnişe Dakikalar Kala Sıkıştırılan Oyuncak
Okumaya Başla