Yeni taşındığımız evde her gece kapımızın önüne taze çiçekler bırakılıyordu. İlk bakışta romantik, sonra sinir bozucu, en sonunda ürkütücü bir alışkanlıktı bu. Doğrusu Melis'le ben önce buna komşuların şakası dedik. Sonra, hafta sonu evde olmadığımız bir gece bile çiçekler gelince işin ciddiyetini fark ettik. Gecenin bir yarısı, ayazda, kapımızın önüne konan küçük demetler: papatyalar, bir defasında menekşeler, bazen kırmızı bir gül. Hepsi taze. Hepsi tek tek. Hepsi sessiz. Gündüzleri kapının kilidini kontrol ettik. Parmak izi yoktu. Tanecikli toprak izleri, bazen bir taze yaprak yere düşmüştü. Güvenlikçiyle konuştuk; kamera koymamızı önerdi. Melis, “Eğer bizi rahatsız eden biri varsa bir son bulsun,” dedi. Kamera takıldı. Bir gece, kayıtları izlemek üzere bilgisayarın karşısına geçtiğimizde nefesimiz kesildi. Saat tam 02:13'te görüntüde bir siluet beliriyordu; eğilmiş, özenle bir buket koyuyor, sonra usulca uzaklaşıyordu. Ama yüzü… yüzü ekranda anlık belirdiğinde Melis’in kahvaltıdaki çatalı düştü. Ekranda gördüğümüz kişi yıllar önce öldüğünü sandığımız biriydi. O kişinin fotoğraflarını yıllardır saklamadığımı söyleyemem. Evimizin, çocukluğumuzun, suçluluklarımızın fotoğraflarını. O yüz, o duruş, o adeta tanıdık üzüntü—her şeyi alt üst etti. Peki ya ölüm yanlış bir varsayımsa? Peki ya birilerinin bildiği ama bize söylemediği bir sır varsa? Bizim bildiğimiz hikâye çok basitti: yıllar önce bir kaza, bir toprağa verilmiş isim… Herkes inandı. Herkes unuttu. Ama her gece gelen çiçekler unutuşa inat bir hatırlatmaydı sanki. Biz kaydı tekrar tekrar izledik. Her karede, o kişi dikkatliydi; bırakıp giderken arada başını kaldırıp pencereye doğru baktı—sanki kapıdan çıkanın arkasından bizi görüyor muydu yoksa sadece hatıralara mı bakıyordu? Ertesi sabah apartman kapısını açtığımda yerdeki çiçeğin sapına iliştirilmiş küçük bir kağıt parçası buldum. Üzerinde tek bir kelime vardı: “Özür.” İşte o an anladım ki bu işin boyutu bir şakadan, bir yanlışlıktan öteydi. Geçmişin gölgesi kapımızdaydı. Ve biz, Melis ve ben, o gölgeyi kapıdan içeri almaya mı yoksa kapıda bırakıp kilitlemeye mi karar verecektik? Kamerayı tekrar kurduk. Bir sonraki gece görüntü geldiğinde, ekranın sol köşesindeki saat titriyordu. Kişi yine geldi. Bu kez poz verdiği gibi değil, doğrudan kameraya baktı. Gözleri, o eski fotoğraflarda gördüğüm gözlerdi. Ekranın donduğu o karede şunu düşündüm: gerçek sadece bir kayıtla mı ortaya çıkardı? Yoksa, gerçekle yüzleşmek için bir kapıyı çalmak mı gerekiyordu? Bir sonraki adımımız ne olacaktı? Biz kapıyı açmalı mıydık—yoksa geçmişin bıraktığı izleri sessizce kabul edip, çiçekleri rafa mı kaldırmalıydık? Cevap, kapımızın eşiğinde bekliyordu. Ama kapıyı açtığımızda gördüğümüz şey, her şeyi yeniden yazacaktı…