Kocam her gün beni istismar etti; yaralarımı kapalı kapıların ardında, yapmacık gülüşleri ve özenle hazırlanmış yalanlarla sakladı. Bir gece bilincimi kaybettim. Serdar beni titreyerek hastaneye götürdü, başka insanların önünde narin koca rollerini oynadı ve doktorun sorusuna tereddütsüz, “Banyoda kayıp düşmüş,” diye yanıt verdi. Doktor, gümüş saçlı, yorgun gözlü bir kadındı. Yaralarımı incelerken sesini kısarak, “Hemen polisi arayın…” dedi. Serdar donakaldı; elleri benimkinden daha çok titriyordu—benim için değil, artık izleyen insanlar olduğu için. Üç yıldır dışarıya mükemmel bir eş imajı veriyordu: elimi halk içinde öper, kapıları açar, komşularla şakalaşırdı. Ama kapılar kapandığında bambaşka biriydi. Sürekli olarak kimsenin inanmayacağını söylerdi; çünkü o Serdar Aslan’dı, başarılı bir emlak geliştiricisi, saygın bir bağışçı, kentin tanıdığı bir aileden geliyordu. Annesi Belgin de bu oyuna yardım ediyordu. Bir keresinde bana “Bir eş ne zaman susması gerektiğini bilmelidir,” demişti, “Serdar zaten yeterince baskı altında. Onu kötü göstermeye çalışma.” Oysa ben, kocam olmadan önce adli muhasebe uzmanıydım. Güçlülerin parayı ve izleri nasıl sakladığını bilirdim. Serdar benim kariyerimi bitirdiğinde, sönmüş sandı beni. Yanılmıştı. Sekiz ay boyunca kanıt topladım: gizli dosyalara saklanmış tıbbi fotoğraflar, kolye içindeki ses kayıtları, şirketinden sahte tedarikçilere giden havaleler, Belgin’den gelen "gala öncesi izleri kapat" mesajları. Her hakaret, her tehdit kayıttaydı. Hemşireler odanın içinde koştururken, parlak hastane ışıkları üzerimde bulanıklaştı. Serdar kulağıma fısıldadı: “Düştüğünü söyle.” Yıllardır ilk kez gülümsedim. Sonra doktora baktım ve hırıltılı bir sesle, “Düşmedim,” dedim. Perdenin ötesinden polis telsizlerinin cızırtılı sesi yükseliyordu...