Kırık Pusula'nın İzleri
Romantik

Kırık Pusula'nın İzleri

“Annemizde de bunun aynısı var.” Bu söz hazırlıksız yakaladı beni. Kahvemi yarıda bıraktım, birkaç adım ötemde durup kolumdaki soluk "Kırık Pusula" dövmesine bakmakta olan, tıpatıp birbirine benzeyen üç küçük kız gördüm. Birkaç saniye boyunca tek kelime söyleyemedim. Yaklaşık yedi yaşındaydılar. Aynı montlar, aynı kurdeleler, aynı parlak mavi gözler — sanki bir aile fotoğrafından fırlamışlardı. Ortadaki küçük kız parmağıyla kolumu işaret etti: “Kırık pusula... Annemizde de bunun aynısı var.” Omurgamdan aşağı soğuk bir ürperti indi. O dövme sıradan bir şey değildi; sekiz yıl önce, İzmir gecesinde tanıştığım Merve ile paylaştığımız, bir peçeteye çizdiğim çatlamış pusuladan doğan bir işaretti. O gece birbirimize kabullenmiş gibi o resmi yaptırmıştık; adını da Kırık Pusula koymuştuk. Bir daha hiç görüşmemiştik—ve ben hep öyle sandım. Kızlara “Annenizin adı ne?” diye sorduğumda, cevap yetişmeden parkın köşesinden bir kadın telaşla koştu. Kızları arkasına aldı, nefes nefese “Zeynep... Ece... Defne... Montaroğlu Hanım bizi bekliyor.” dedi. Montaroğlu. Bu soyad beni yumruk gibi vurdu. Merve her zaman kapalı kutuydu; bazı çağrılara cevap vermez, saatlerce kaybolurdu. O anılar bambaşka bir açıdan görünmeye başladı. Onların benden uzaklaşmasını izledim. Siyah SUV köşeyi dönüp kaybolana dek durdum. Küçük bir el cama koyuldu; gözlerimin içine baktı; sanki beni tanıyormuş gibiydi. Araç gittikten sonra etrafta insanlar, rutin hayat—hiçbiri içimde kopan fırtınadan haberdar değildi. Geriye tek bir imkânsız soru kaldı: Eğer gerçekten Merve Montaroğlu onların annesi ise, yedi yaşındaki üç kızın nasıl olup da sekiz yıl önce sadece bizim paylaştığımız dövmeyi bilmeleri mümkündü? Ve eğer bu bir tesadüf değilse, Merve benden neleri gizlemişti?

Okumaya Başla