Yeni taşındığımız köyde herkes gün batımından sonra eski köprünün yanına gitmememiz konusunda ısrarla uyarıyordu. Ben, kentten gelmiş genç bir öğretmendim. Sessizliği, rüzgârın sazlarda bıraktığı hışırtıyı ve gökyüzünün alaca karanlığa geçişini sevmiştim. Yine de köprünün adı anıldığında herkesin yüzü değişiyordu. Herkesin aynı cümleyi tekrar etmesi ilk başta abartı gibi geldi. Zamanla anladım ki orada, suyun üzerinde kalan o taş köprünün altında geçmişle konuşan bir şey vardı. Gözler uzaklara dalıyor, sözler kısa kesiliyordu. Kimse detay vermiyordu. Bu suskunluk daha çok merakımı körükledi. Sonunda dayanamayıp bir akşam, güneş henüz yerini gecenin soğuk mavisine bırakırken köprünün yolunu tuttum. Ayaklarımın altında dökülen taşların sesi kulaklarımda ritim tutuyordu. Su kenarına indiğimde, sazlıkların arasında yarı gömülü, paslanmış bir çanta gördüm. Rüzgârın estiği anda çantanın metal tokası hafifçe tıkırdadı. Ellerim titredi. Çantayı sahile çektim. Pasın kokusu, nemin getirdiği toprak kokusuyla iç içe geçti. Tokayı açtığımda gözlerime inanamadım. İçinde sararmış fotoğraflar, eski bir saat, bir avuç saç telinin bulunduğu küçük bir zarflı paket, sarmaşıkla sarılmış bir defter ve 35 yıl öncesinden kalma soluk bir gazete kupürü vardı. Gazetede büyük puntolarla yazılmış bir haber başlığı vardı; kasaba halkının unutmak istediği bir gecenin adı. O ana kadar bana anlatılanların sadece korku efsaneleri olduğunu düşünmüştüm. Fakat elimdeki belgeler olayın bir kaza olmadığını, gizlenmiş bir gerçeği işaret ediyordu. Fotoğraflardan birinde köprünün üstünde, genç bir kadın ve bir adam vardı. Kadının gözleri fotoğrafta bir şey söyleyebilirmiş gibi bakıyordu. Defterin içinde, düzensiz, endişeli el yazısıyla yazılmış notlar vardı. Notlar kimseye söylenmemiş itirafları taşıyordu. Çantayı köy meydanına, eski kahvenin önüne koyup açığa çıkarmayı düşündüm. Fakat hatırladım ki bu kasabada sırlar su gibi durur, taş gibi ağırdır. Bir şeyler değiştiğinde dalgalar kıyıya vurur, her şey eskisi gibi olmaz. O gece çantayı elime alıp geri yürürken önümde beliren gölge bana sadece tek bir gerçeği fısıldadı: Bu şehir efsanesi değildi ve ben artık izleyicisiydim. Çantanın içindekiler kasabanın otuz beş yıldır çözemediği o olayın en büyük deliliydi. Öğrendiklerim, herkesin suskunluğunu, bazı kapıların neden kilitli olduğunu, bazı yüzlerde neden pişmanlık izleri olduğunu açıklayacaktı. Ancak asıl şaşırtıcı olan, çantanın son sayfasında sararmış kağıda sıkıştırılmış bir isimdi. O ismi hiçbir zaman duyacağımı sanmamıştım. Ve ben o gece, elimi çantanın içine soktuğum anda, kasabanın bütün dengeleri yerinden oynayacak bir kapı aralamıştım.