Oğlum üniversiteyi kazandığını söylediğinde evimizde kutlamalar başlamıştı. Her şey bir umut gibi büyüdü: geleceğe dönük planlar, taşınma hazırlıkları, yeni kitaplar, şehirdeki oda arkadaşları hakkında elimizde hayaller. Altı ay boyunca her mesajında, her görüntülü konuşmasında gurur duyduk. Başarılıydı. Bağımsızdı. Yalnızca arada bir özlemle telefon açıyordu. Her şeyin yolunda olduğunu düşünüyordum. Ta ki o resmi mektup gelene kadar. Mektup, soğuk bir zarfla, kurumsal bir antetle gelmişti. İçinde tek bir cümle vardı ama o cümle tüm dengeyi bozdu: “Kayıtlı öğrenci listelerinde isminiz bulunmamaktadır.” Bir yandan kalbim sıkıştı, bir yandan mantığım acı bir sessizliğe gömüldü. Nasıl olabilir? Oğlum bana üniversiteye gittiğini söylemişti. Bana, eşine, hatta komşulara bile anlattığı hikâyeler vardı. Ders programları, sınav stresleri, kantindeki kahve memnuniyeti... Her şey detaylıydı. Ama resmî kayıtlar farklı bir hikâye anlatıyordu. İçimde tanımadığım bir şüphe uyanmaya başladı. İnsan bir anda neden yalan söylerdi? Bir öğrenci olmak dışında neler saklanabilirdi? Para meseleleri mi? Sağlık sorunları mı? Yoksa daha karanlık bir neden mi? O an anladım ki, bildiğimi sandığım her şey yüzeyselmiş. Kapılar ardında neler dönüyordu? Oğlum gerçekten gitmiş miydi yoksa şehirde görünmesine rağmen başka bir hayat mı yaşıyordu? Mektuptaki kuru ifadeye rağmen, ben ailemizi ve oğlumuzu korumak için bir gerçeği keşfetmeliydim. Ertesi gün onunla konuştuğumda, hikâyesi parçalıydı. Bazen ayrıntılı, bazen tutuk. Hep bir boşluk vardı. Bazen gözleri dalıyor, bazı soruları es geçiyordu. Bana kızardı; “Anne, lütfen fazla karışma,” derken bir yeri sakladığını hissettim. Ve ben, annelik içgüdisiyle o boşluğu doldurmaya karar verdim. Telefon kayıtlarına baktım. Göndermiş olduğu adresleri kontrol ettim. Konuştuğu isimlere ulaştım. Fakat her dokunuşumda yeni bir kapı daha aralanıyor, yeni bir sır daha ortaya çıkıyordu. Oğlumun odasında bulduğum notlar, banka dekontları, anlaşılması güç kısa mesajlar—hepsi bir mozaiğin parçalarıydı ama birleşince ne çıkacaktı? Bu bir annenin sadece ihanet korkusu değildi. Bu, tanıdığını sandığın birinin aslında ne kadar farklı bir hayat sürdürebileceğinin dehşet verici farkındalığıydı. Son satırı okuyunca nefesim kesildi: mektupta bahsedilen kayıtsızlık, yalnızca bir başlangıçtı. Çünkü asıl soru hâlâ cevapsızdı: Oğlum hiçbir zaman üniversiteye gitmediyse, o zaman nereye gidiyordu? Ve daha büyük bir sır, hâlâ kapalı bir zarf gibi bomboş duruyordu.