Hayatım boyunca şanslılardan biri olduğumu düşünmüştüm. Sevdiğim bir eşim, dört harika çocuğum ve sıcak, hayat dolu bir evim vardı. On beş yıl önce Serra ile tanıştım; üç yıl sonra evlendik. Ardından Elif, Zeynep, Aylin ve Kerem dünyamıza geldi. Dört çocukla evimiz hep gürültülü, çoğu zaman dağınık ve bazen yorucuydu ama kuşkusuz en mutlu dönemim oydu. Serra, ailemizin kalbiydi. Sonra sıradan bir Salı sabahı her şey değişti. Serra kendini iyi hissetmiyordu; ilk başta ikimiz de bunu önemsemedik. Gün sonuna doğru hastaneye kaldırıldı. Kırk sekiz saatten kısa bir süre sonra aramızdan ayrıldı. Cenazeden sonraki günler birbirine karıştı. Dört yaslı çocuğa bakarken kendi kederimi saklamak zordu. Ama her sabah onlara bakıp devam etmem gerektiğini hatırlattım kendime. Ertesi gün Serra’nın annesi Nermin geldi. Çocuklara yardım edeceğini sandım. Oysa küçük, mühürlü bir kutu taşıyordu ve mutfak masasına koydu. Bana baktı ve usulce: “Serra, başına bir şey gelirse bunu sana vereceğime söz verdi,” dedi. Serra sağlıklı görünüyordu; böyle bir şey hazırlamasına gerek yoktu diye düşündüm. Yine de kutu üzerimde bir ağırlık gibi durdu. Bir süre kutuya bakıp bekledikten sonra cesaretimi topladım ve mühürleri bozup kapağı açtım. İçinde Serra’nın bıraktığı şeyleri gördüğümde yüzümden kan çekildi; ellerim titremeye başladı ve nefesim kesildi. Çünkü kutunun içinde olanlar hem bizi teselli edecek hem de…