Sokakta yaralı bulduğum papağan sürekli aynı adresi tekrarlıyordu… Merakıma yenik düşüp o adrese gittiğimde, polislerin yıllardır çözemediği bir sırra denk geldim ve hayatım bir daha eskisi gibi olmadı. O gün akşamüstüydü. İşten dönerken kaldırım kenarında titreyen bir tüy yığını gördüm. İnce sesi hemen kulağıma çalındı: “Balkon, üçüncü kat, numara yirmi…”. Konuşuyordu; ama kelimeler tekrar tekrar aynı adrese dönüyordu. Yaralıydı, kanlıydı ama gözleri canlıydı. İlk başta bir evcil hayvan sanıp sahibini aramak istedim. Papağanın gagasından çıkan o tekdüze adres tekrarları ruhumu zorladı. İnsan aklı alışılmadık şeyleri merak eder. Onu veterinere götürmeyi düşündüm, sonra bir dürtüyle o adrese gitmeye karar verdim. Adres, eski binaların olduğu dar bir sokağın üçüncü katında, demir parmaklıklı bir pencereyle işaretlenmişti. Kapıyı çaldığımda içerden bir sessizlik yükseldi; ağır, bastırılmış bir sessizlik. Aşağıdan geçen bir komşu “Eve girme, kimse yok” diye geçip gitse de papağanın ısrarı aklımdan silinmedi. İçimde bir şey bu adresteki hikâyeyi çözmem gerektiğini söylüyordu. İçeri girdiğimde eşyalar tozlu ama düzenliydi. Masanın üstünde fotoğraflar, bir defter, yarım kalmış bir fincan çay... Papağan bir köşede, tüyleri kabarmış, hâlâ tekrar ediyordu: “Balkon, üçüncü kat, numara yirmi…”. Her tekrarında sanki bir kapı aralanıyor, bir şeylerin parçaları diziliyordu. Gözlerimi fotoğraflara diktim. Hepsi bu binadan, aynı pencereden çekilmiş gibiydi; ama bazı kareler gizemli çizgiler taşıyordu: gölgelenmiş bir yüz, silik bir el. Altında eskimiş bir not gördüm. Notta bir tarih, bir isim yoktu; fakat bir tek kelime öne çıkıyordu: “Kayboldu”. Sonra kapı çalındı. İçeri giren iki kişi polis kimliği taşıyordu ama yüzlerindeki ifade alışılmadıktı: yorgun, taşlaşmış, sanki yıllardır çare arayıp bulamayan insanlar gibiydiler. Bana bakıp “Bu papağan hakkında mı?” dediler. Evet, papağan. Onların gözleri bir an parladı, sonra söndü. Anlattılar: yıllardır peşinde oldukları bir olay vardı; ipuçları hep eksikti; tanıklar sustu; her kapı kapandı. Ama papağan susmuyordu. Tekrarladığı adres, bir zamanlar ortadan kaybolmuş bir komşunun bulunduğu yerdi. Polislerin bile ulaşamadığı şeyler papağanın hafızasında yankılanıyordu. O an anladım: rastgele bir hayvan değil, hafızayı taşıyan bir tanıktı. Ve ben, istemeden de olsa, onun sesiyle yıllardır kilitli kalan bir kapıyı aralamıştım. O gece evime döndüğümde, cep telefonu titreşti. Gelen mesaj tek bir satırdı: “Sakın tek başına devam etme.” Ve papağanın son tekrarı zihnime kazındı; ama tam da o noktada her şeyin başladığını hissettim. Çünkü aradığım gerçeğin bir ucunda, şimdilik yalnızca bir kuşun inatçı tekrarı vardı ve o tekrar beni nereye sürükleyeceğini bilmeden takip etmeye zorladı…