Telefon geldiğinde artık çok geçti. Telefon sessizdi—çok sessizdi. Bir hemşire, hayatınızın ikiye ayrılmak üzere olduğunu belli eden o dikkatli, ölçülü tonda konuşuyordu. "Eşiniz hayatta," dedi. "Ama şimdi gelmeniz gerekiyor." Hayatta. Bu kelime beni rahatlatmalıydı. Rahatlatmadı. Aylarca yurtdışındaydım. Tereddütün insanların ölümüne yol açtığı operasyonların içindeydim. Orada her şey açıktı: tehdidi belirliyor, etkisiz hâle getiriyor, devam ediyordunuz. Temiz. Basit. Ama hiçbir şey sizi hastane kapısından içeri girip sevdiğiniz kişiyi tanımamaya hazırlamaz. Tülin orada hareketsiz yatıyordu. Yüzü tanınmayacak kadar şişmiş, bedeni kat kat sargı bezi ve bip sesi çıkaran makinelerle sarılmıştı. Bir eli karnının üzerinde... şimdi boştu. Doktor gözümün içine bakmadı. "Köprücük kemiği kırılmış, üç kaburga kemiği kırılmış ve... bebeğini kaybetmiş." Başlangıçta hiçbir şey hissetmedim. Ne öfke, ne keder. Sadece bir sessizlik. Bir şey kırılmadan önce göğsünüzün en derin katmanlarına yerleşen o ağır sessizlik. "Ne oldu?" diye sordum. "Tekrarlayan künt kuvvet travması. Birden fazla saldırgan. Bu kaza değil." Gerçeğin yerleşmesi için durdu. "En az dokuz kişiydiler." Odasının dışında onları buldum. Kayınpederim Hüseyin ve sekiz oğlu—her biri bedenen sağlam, yüzlerinde suçluluğun değil, rahatlığın ifadesiyle orada duruyorlardı. Sanki henüz başlamamış bir hayat yok edilmemişti. Ellerine, duruşlarına, sayıya baktım. Sekiz adam, hiçbir işaret taşımadan, hastane kapısının ardında paramparça bir kadına karşı durmuşlardı. İçlerinden biri beni görünce sırıttı. "Düştü," dedi kayıtsız. "Kadınların nasıl duygusal olduğunu bilirsiniz." Bir diğeri kıkırdadı. "Ne yapacaktınız ki? Burada bile değildiniz." Ve sonra asla unutmayacağım cümle geldi. "Sen sadece bir askersin." Onlara baktım. Benim dünyamda, böyle sözleri söyleyen insanlar sonuçları anlamıyor. Mesafenin koruma olduğunu, üniformaların sınırlama getirdiğini, kuralların her zaman işleyeceğini sanıyorlar. Bu kurallar artık geçerli olmadığında ne olduğunu anlamıyorlardı. Yavaşça, kontrollü bir şekilde yaklaştım. "Hayır," dedim sessizce. "Her şey başarısız olduğunda geriye kalan benim." İşte o anda onların telefonları çalmaya başladı. Benimkiler değil. Onlarınkiler. Kibir yerini şaşkınlığa bıraktı. Alaycılık yok oldu. Gözleri kaydı. Koridorun sonundaki cam kapılardan dışarıda kırmızı ve mavi ışıklar yanıp sönmeye başladı. Tek bir araç değil. İki değil. Bir konvoy. Ayak sesleri, kapıların çarpma ritmi, botların zemine vurduğu düzenli tempo—hepsi orada durup gülümseyen adamlarda tereddüt yarattı. Sesimi yükseltmedim. Hareket etmedim. Sadece izledim. Çünkü savaş her zaman bir cepheye kurulu değildir. Bazen cephe, bir koridorun sonundadır. Bazen geriye kalan, cephaneniz kadar kararlı olan insanlardır...