Kızım yaz kampından eve hiç dönmedi — bir yıl sonra, Sude’nin yatağının altında bantlanmış bir ayakkabı kutusu buldum. İçindekiler beni 155’i aramaya itti. 41 yaşındaydım; kayıp bir çocuğun evde hâlâ var olduğunu bir yıl boyunca öğrendim. Melis, ikinci diş fırçasında, kahvaltı soframızda boş sandalyede ve göl suyunun kokusunun kaybolmasından korktuğum için sürekli yıkadığım mor kapüşonlu kazağında yaşıyordu. “Üst ranzayı bana ayır,” demişti Melis, kamp otobüsüne bindirdiğim sabah Sude’ye. Sude gözlerini devirmişti. “Sen hep alıyorsun.” On iki yaşındaydılar, aynı saç tokalarını takıyor ve pencere kenarı için kavga ediyorlardı. Son normal kavga olduklarını nereden bilebilirdim? Üç gün sonra kamp sorumlusu aradı: Melis gitmişti. Yaralı değildi, hasta değildi, yalnızca yoktu. Şafaktan önce kulübelerin arasından uzaklaşmış olmalıydı, orman sık ağaçlıydı, ikizlerin bazen birbirinden uzaklaşmak istediğini söylediler. Telefonu avuçlarım acıyana dek tuttum. Her açıklama gerçek olanı saklayan birinin sözleri gibiydi. Sude, Melis’in spor çantasını karnına bastırarak eve geldi. Bir yıl boyunca Sude’nin de kaybolmasından korktuğum için yatak odalarının kapısı önünde uyudum. Sude Melis’in adını neredeyse hiç söylemedi; ben de nedenini soracak cesareti kendimde bulamadım. Melis’in kayboluşunun yıldönümünden iki hafta sonra, Sude’nin yatağının altındaki kayıp matematik kitabını ararken parmaklarım kartona çarptı. Melis’in eski ayakkabı kutusuydu. Kapağı bantlıydı. Açtım. İlk üç saniye ne gördüğümü anlayamadım. Sonra bedenim zihnimden önce anladı. Kutunun içi, Melis’in küçük dünyasından bir kesitti: mor kapüşonlu kazağı, küçük bir defter, solmuş bir fotoğraf ve ceplerine sıkıştırdığı bir not. Notta kısa, eğik harflerle birkaç kelime vardı: “Sude’yi yalnız bırakmam.” Yanımda hâlâ açık olan kutuyla telefonuma uzandım ve 155’i aradım. Görevli cevap verdiğinde kendimi zar zor toparlayabiliyordum...