Müzayedede rastgele bulduğum eski bir daktilo hayatımın en tuhaf gecesinin başrolü olacağını asla tahmin etmemiştim. Metal gövdesi çiziklerle doluydu, tuşları eskimişti; yine de elimde ağır bir tarih hissi bıraktı. Uğurlu bir obje gibi gelmişti bana. Evime taşıdım, tozunu aldım, masama yerleştirdim. İlk geceyi yeni oyuncağımı tanıyarak geçirmek istedim. Daktilonun başına oturdum, eski bir melodiyi mırıldandım ve uykuya daldım. Gece yarısı beni uyandıran ses daktilonun vurgu sesi oldu. İlk başta rüya sandım. Sonra ses arttı, düzenli bir ritim kazandı. Kalkıp odaya baktım. Daktilo kendi kendine yazıyordu. Kalbim hızla çarptı. Kağıt kasetten yavaşça çıkıyor, tuşlar otomatikmişçesine inip kalkıyordu. Yazılan her harf, eski bir gizemi çağıran bir davet gibiydi. Sabah olduğunda kağıdı elime aldım. Üzerinde net bir isim ve tarih vardı. İsim yıllardır çözülememiş bir kaybolma olayının kayıp kişisinin ismiydi. Tarih ise o kişinin ortadan kaybolduğu geceyle aynı gündü. Bu rastlantı olamazdı. Müzayede katalogunda daktilonun sahipleri arasında o ismin yakınları olduğuna dair bir not buldum. İşin içine giriyordum ama bunun bana ne kadar uzaktan ya da yakından bağlı olduğunu bilmiyordum. Ses kayıtları, gazete arşivleri ve unutulmuş mektuplar arasında ilerledim. Her ipucu beni hem daha da yakınlaştırdı hem de uzaklaştırdı. Daktilo bazen sadece isim yazıyordu, bazen bir tarih, bazen tek bir kelime: "Bekle." Beklemek sabır gerektiriyordu; beklemek aynı zamanda tehlikeli bir çaresizliğe dönüşüyordu. Bu hikayeyi paylaşıyorum çünkü saat ilerliyor, sabit bir çizgide yürümüyor. Daktilonun yazdıkları, geçmişin kapanmamış yaralarını kâğıda döküyor ve beni bir kapının önüne getiriyor. İçeri girmek ya da geri çekilmek mümkün değil. Son satırda bir adres belirdi. O adresin kapısı yıllardır kilitliydi. Anahtar şimdi benim elimde değil. Ne yapacağımı bilmiyorum ama artık bildiğim bir şey var: bu daktilo sadece bir obje değil, içinde bir ses taşıyor ve o ses daha fazla susmayacak.