Daktilonun Yazdığı İsim

HHikaye Editörü28 Haziran 20263 dk okuma3 okunmaDram

1. Bölüm — Giriş

Müzayede salonundaki lambaların sarı ışığı eski eşyaların üzerindeki tozu parlatıyordu. Benim için sıradan bir pazar sabahı olacaktı, eski bir kitap, küçük bir tablo belki. Ama sandalyenin yanında duran siyah kutu dikkatimi çekti. Kutunun içinde metalin kokusu, yağın ve geçmişin ağır bir nefesi vardı. Daktilo, sessiz bir hükümranlıkla duruyordu. Sahafların anlattığı tarihler benim için hiçbir zaman gerçek bir geçmiş değildi. O gün farklıydı. Numara kartını kaldırdım, teklif verdim ve kazandım. Evime taşıdığımda kutudan çıkarken tuşlarına hafifçe dokundum. Eski bir melodiyi andıran tıkırtılar parmaklarımın ucunda yeni bir hayat arıyordu. Daktiloyu masama yerleştirdim, pencereyi açtım, geceye karşı bir arkadaşlık kurar gibi onu dinledim. Gece yarısı gelen tıkırtılar rüyama sızınca uyandım. İlk başta hayal sandım, sonra ses arttı. Daktilonun tuşları kendi kendine inip kalkıyordu. Uykusuz gözlerle yaklaştım, elimi kağıda doğru uzattım. Soğuk metal dokunuşu yoktu, yazı ise silinmeyen bir gerçekle kağıda düşmüştü. Kağıtta yalnızca bir isim ve bir tarih vardı. İsmi daha önce haberlerde gördüğüm bir kişiydi, yıllardır kayıp olarak anılan bir kadın. Tarih ise tam olarak onun ortadan kaybolduğu gecenin yıldönümüydü. Evrenin rastlantı oyunları nadiren bu kadar doğrudan olurdu. İçimde bir şey kıvıldı, hem merak hem de ürperti. O gün, daktilonun gölgesinde geçmişe doğru yürümeye karar verdim.

Reklam

2. Bölüm — Gelişme

İlk iş olarak arşivlere indim. Gazete kupürleri sararmış raflarda bekliyordu. Kayboluşun öyküsü düzensiz, eksik ve bir o kadar suskundu. Komşuların anlattıkları, polisin notları ve unutulmuş mektuplar arasında bir boşluk vardı. Daktilonun yazdığı isim orada, satır aralarında kalmış bir düğüm gibi duruyordu. İpuçları beni kaybolanın yakın çevresine yaklaştırdı. Eski bir dostun not defteri, yıllar önce yazılmış bir mektup ve bir fotoğraf. Fotoğrafta kaybolan kişi bir banka önünde duruyordu, elinde bir anahtar yüzüğü gibi parlıyordu. Anahtarın solunduğu yer bilinmiyordu ama fotoğrafın arkasındaki nottu beni daha çok sarstı: "Evin kapısını hep o kilitledi. Anahtarını kimse görmedi." Daktilo sonraki gece yine yazdı ve bu sefer tek kelime düştü: "Aşağı." "Aşağı" kelimesi beni bodrum katındaki kutulara, eski çekmecelere sürükledi. Eski mektupların arasından çıktıkça, kaybolanın hayatının bir tablosu belirmeye başladı. Sessiz bir evlilik, gizli buluşmalar ve geceleri alınan karanlık kararlar. Her bulgu beni hem daha da yaklaştırıyor hem de kapıyı daha da sıkı kapatıyordu. Daktilonun yazdıkları, bir rehber değil, bir davet gibiydi. Beni geçmişin gömülü köşelerine çağırıyor, tozlu sırları kâğıda döküyordu. Gecenin birinde kapım çaldı. Kimseyi beklemiyordum. Dışarı çıktığımda apartman boştu, sadece zeminde yeni düşmüş bir gazete parçası vardı. Üzerinde benim adımın yazılı olduğunu hissediyordum. Korku ile merak birbirine karışmıştı. Daktilo artık sadece bilgi vermiyor, adımlarımı belirliyordu. İçimde bir karar büyüdü. Bu işin sonunu görmek istiyordum. Ne pahasına olursa olsun gerçeği ortaya çıkaracaktım.

Reklam

3. Bölüm — Sonuç

Daktilonun beni sürüklediği adrese vardığımda bina uzun zamandır kullanılmıyordu. Kapı, yıllardır açılmamış olmanın verdiği paslı bir hırıltıyla aralandı. İçeri girdiğimde hava soğuk ve ağırdı. Merdivenleri indikçe kaybolanın hayatından kalan parçalar etrafa yayılıyordu: eski bir elbise, sararmış bir davetiye, bir parça kırık bir takı. En alt katta, küçük bir oda vardı. Kapısı kilitli değildi ama içeri girerken elim titredi. Oda basit bir çalışma odasıydı. Masada bir daktilo daha duruyordu. Yanında yıpranmış bir defter, sayfaları arasında yazılmış notlar. Notlarda isimlerin, tarihlerin ve küçük çizimlerin yanı sıra bir itiraf vardı. Kaybolanın kendisini bir yanlış anlama çemberine hapsettiğini, kaçmak istediğini ama çevresinin buna izin vermediğini yazmıştı. Gerçeğin çirkin yanı oradaydı: kayboluş planlı bir kaçış değildi, boğulmuş umutlar, yanlış güvenler ve suskun anlaşmaların sonucu idi. Daktilo, beni ipuçlarına götürmüş, kapıları aralamıştı. Ama asıl değişim bende oldu. Gerçeği bilmek kolay değildi. Hem kaybolanın hikâyesini hem de etrafını saran kişilerin sorumluluklarını yüzlerine vurmak gerekiyordu. Polis raporlarına yeni bilgiler sundum, bazı insanların hayatları sarsıldı, bazıları yüzleşmeyi seçti. Her adımda daktilonun tuşlarına basan görünmez bir el gibi hissettim kendimi. O gece son kez daktilo yazdı. Kağıda düşen tek cümle, hem bir veda hem bir nottu: "Artık susmayın." Gerçek, bazen gecikmiş bir davetin yankısıdır. Ve ben, daktilonun yazdıklarıyla suskunluğun perdelerini araladım. Bazı kapılar kapanmadı, ama içeride kalanlarla yüzleşerek yeni bir çığlık doğdu.

— Son —

Bu hikayeyi paylaş