Alçı, Gerçek ve Tercih

1. Bölüm — Giriş

Banyodan yükselen soğuk fayanslar hâlâ çarpıcı bir hatıradır. Sabahın erken saatleriydi; banyoya giderken ayağım kaydı, bedenim bir an için yerçekimine teslim oldu ve sonra acı her şeyi kapladı. İki kırık, doktorun yüzünde kısa bir sessizlik, sonra plastik bir kalıp—alçı. "Bir süre tek başına pek çok şeyi yapmakta güçlük çekebilirsin," demişti. O "bir süre"nin ne kadar uzun olduğunu düşünüp durdum. Düğünümüze iki ay kalmıştı, planlar masanın üstünde, beyaz elbisemin askısında bekliyordu. Mert, nişanlının adı, işin başında şakacı, etrafa güven veren biriydi. Aile toplantılarında, arkadaş sohbetlerinde "Beni merak etme, ben ilgilenirim," der, omzumu sıkar, herkesin içinde destekleyici bir partner portresi çizdi. Onun bu yüzü, etrafındakilerin ona olan güvenini arttırıyordu. Bu yüzden doktordan çıkar çıkmaz ona mesaj attığımda, beklediğim cevap aynıydı: "Gelinim, geliyorum hemen." Ama evin kapısı kapandığında, farklı bir Mert açıldı bize; sanki iki yüzü vardı ve evin içi onun en gerçek dağınıklığıydı. İlk günler çabuk geçti. Anneannem aradığında bile telefonun diğer ucunda nazik, ilgilenen bir tondu. Fakat gerçekten yanı başımdayken, yardım istemek ona yük oluyordu. O bardağı şu an sana getiremem, diye düşündüğünü hissedebiliyordum; gözleri anında uzaklara dalıp akıştaki bir skora, bir galibiyet anına kilitleniyordu. Alçının sert yüzeyi bana her hareketimde acı hatırlatırken, evdeki soğuk tavırlar da içimde etini kemiren küçük bir diken gibiydi. Mesela bir sabah su istemiştim. Mert içeri girip kısa bir bakış attı, iç çekti ve recmeyi beklercesine, "Kalkıp kendin alsan?" dedi. Kalkamamıştım. Ona sırtımı yaslamış, dizlerimi tutarken onun ağzından çıkan her kelime bir bıçak gibi saplanıyordu. Tuvalet ihtiyacı yüzünden kapıdan yardım istemek zorunda kaldığımda yüzünü buruşturdu; sanki evde bir yabancıya hizmet ediyormuş gibi bakıyordu bana. Geceleri oyun odasından gelen kahkahalar bazen bir zil sesi gibi çarpıyordu kulağıma. Mikrofonlu kulaklıklarını takıp ekranda başkalarıyla konuşurkenki sohbet tonu, bana karşı olan soğukluğu daha da görünür kılıyordu. Bir gece dayanılmaz bir sancıyla adını bağırdım. Kısa, tanıdık bir kahkaha duyuldu, ardından: "Ne oldu şimdi?" diye mırıldandı. O an, içimde bir şey çatladı. Benim içinçin en kırıcı olan, insanlar önünde sergilediği o şefkat maskesiydi. Annem görüntülü aradığında, Mert yanımda belirmiş gibi nazik davranır, saçımı okşar ve bana iyi olduğumu anlatacak kelimeler sarf ederdi. Kamera kapandıktan sonra ise telefonumun bir kenara fırlatıldığını ve onun oyun odasına daldığını görürdüm. O an, sahnede oynayan iki ayrı kişi olduğumuzu fark ettim: birinin rolü beni koruyan, diğeriyse bedenimdeki yaralara umursamazca bakan. İçimde suçluluk da vardı. "Belki çok şey istiyorum," dedim kendime. "Düğün stresi onu yoruyor. Yardım istemek bana ağır geliyor." Bu savunmalar aklımda çetrefilli bir örümcek ağı ördü. Ama bir sabrı vardı artık; sabır, gerçeklerin kanıtlanmasıyla sona erdi. Ertesi gün, geceyi neredeyse aç ve ağlaya ağlaya geçirmiş, üzerimde iki gündür değişmemiş kıyafetlerimle annemin evine gidiyormuş havasında buldum kendimi. Mert dışarıdan her şeyi "gayet yolunda" gösterme telaşındaydı. Oysa ben bildiklerimi konuşmaya hazırdım. Annem her kelimeyi duydukça yüzü soldu, gözleri uzaklara kaydı. Sanki bir plan, bir karar doğuyordu içinde. Bana dönüp, soğuk ama kesin bir sesle: "Dinle, tam olarak ne yapman gerektiğini biliyorum," dedi. O sözü söylediğinde hem rahatladım hem de korktum: Annemin vereceği karar, benim bir köprü mü yoksa yıkılacak bir duvar mı olacağını belirleyecekti. Girişteki o kısacık zaman, beni yol ayrımına getirmişti. İçimde Mert'i savunma isteği ile kendi onurumu koruma dürtüsü arasında çarpışanlar vardı. Alçının sertliğiyle birleşen yalnızlık, bir seçim yapmak zorunda olduğumu fısıldıyordu. Giriş bölümünün sonunda, annemin bakışlarındaki soğuk kararlılığı hatırlıyorum: "Hadi bakalım, bunu konuşacağız." Bu söz, yakında hayatımın yönünü değiştirecek bir tartışmanın habercisiydi.

Reklam

2. Bölüm — Gelişme

Sonraki birkaç gün, evimizdeki her hareketin bir ağırlığı vardı. Annem Gülşen gelip kalmaya başladı; onu görmek hem teselli hem de yeni bir mücadeleye hazırlanış gibiydi. Gülşen’in varlığı, Mert’in maskesini düşürmeye başladı. İlk başta Mert, annemin evde olmasını bir mazeret olarak görüyordu; davranışlarını daha da maskeledi. Ama kısa sürede eskiden beri bildiğim gerçek yüzü, annemin keskin gözleri sayesinde daha net görüldü. Gülşen, usul usul beni dinledi. Odaya girdiğinde sessizce yanımda oturur, elimi tutardı. "Bunları tek başına yaşamak zorunda değilsin," derdi. Onun sesindeki sakinlik, içimdeki fırtınayı biraz olsun dindiriyordu. Bir akşam, ben yine zorlandığım bir anda Gülşen ve Mert arasında bir konuşma patlak verdi. Sorular soruldu, Mert defansifleşti; yüzü donuk, gözleri savunma içindeydi. "Elif, ben işte yoğunum," dedi; bir anlığına geçmişteki şefkati geri getirmeye çalıştı. Ama annemin ona bakışı sertti. Gülşen, durumu anlamaya çalışırken sakin bir sesle, "Mert, iş değil mesele. Davranışın, yokluğun mesele," dedi. O an Mert’in tepesi attı; bağırdı, suçladı, beni dramatikleştirmekle suçladı. Konuşma acıttı ama aynı zamanda bir gerçeği açığa çıkardı: Mert, eleştiriye tahammülsüz, partnerinin ihtiyaçlarına kayıtsız bir insandı. O gece, Mert oyun odasına çekildi ve kulaklıklarını taktı. Aradığında, yine arkadaşlarıyla sohbet eden bir ses duyduk; dışarıda ince bir kahkaha, içerde ise fırtınalar kopuyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde Mert’in davranışları daha saldırganlaştı. Bana korkutucu sözler söyledi: ‘‘Eğer seni herkesin önünde çaresiz gösterirsen…’’ Cümle yarım kaldı ama ne demek istediği açıktı. Bu, ilk kez bize karşı bir güç gösterisiydi. Günler ilerledikçe, ben Mert’in kayıtsızlığını belgelemeye başladım. Fotoğraflar çektim: su şişeleri yalnız başına yatakta, unuttuğu ilaç kutuları, telefonumu yerde bıraktığı anlar. Ancak belgeler çoğu zaman yetmiyordu; Mert’in suçluluk duymadan inkar etmesi, onu savunmasız bırakan bir stratejiydi. İnsanlara anlattığında, kelimeleri öyle kıvırıyordu ki, dışarıdan bakan biri benim aşırı hassas olduğumu düşünebilirdi. Annemin önerisi basit ama soğukkanlıydı: "Gözlemle, not al, kanıtla ve bir an gelince kendin için en doğru kararı al." Gülşen bana bir plan verdi: Görüntü kayıtları, zaman damgalarıyla kanıtlanmış davranışlar ve benim yazılı ifadem. Bunları bir araya getirmemiz gerekiyordu. Topladıkça, düz bir çizgide değil; Mert’in değişken ama tutarlı bir kayıtsızlığın örüntüsünü gördüm. Bir gün, ilaçlarımı almakta zorlandığım bir vakitte Mert’i oyun odasından çekip yanıma getirdim. Yüzü asıktı, ama kameralar için hazır, sevgi dolu bakışlar takınmayı ihmal etmedi. Annem yanımdaydı; Mert’in gözleri kameraya döndüğünde annemin yüzündeki tebessüm yerini soğuk bir gözlemciliğe bıraktı. Sohbeti kaydettik. Onun nazik sözleri mikrofonun ucunda tatlı tatlı kaydolda yatarken, arka planda telefonu titreyip bildirim sesi verdi ve Mert’in sahte kucaklaması bozuldu. O görüntü, Gülşen’in soğukkanlı planının bir parçasıydı. Ayrıca, evin içinde yalnız kaldığım anlarda yaşadığım utanç, öfke ve hüzün dalgalarını yazıya dökmeye başladım. Karalama sayfalarımda Mert’in her umursamaz anı, her küçümseyici bakışı, her alaycı cevabı vardı. Bu metinler bana gerçekliğimi hatırlatıyor, aklımdaki şüpheleri somutlaştırıyordu. Birkaç hafta sonra, aile toplantısı bahanesiyle bir araya geldik. Gülşen, beni savunacak birçok kanıtla hazırlıklıydı. Mert, toplantıda ilk başta sakin görünmeye çalıştı; yüzünde yine o iyi niyetli maskeyi bıraktı. Konuşma ilerledikçe, annemin sözleri keskinleşti. Tek tek anlattı, kayıtları gösterdi, fotoğrafları ortaya serdi. Mert’in yüzü ilk kez renk kaybetti. Savunma mekanizmaları işe yaramadı; kanıtlar karşısında suskun kaldı. Toplantının sonunda Mert ayağa kalktı; kısa, sert bir cümle kurdu ve evden çıktı. Kapı kapanırken ardında bir şey bıraktı: herkesin önünde açığa çıkan bir yüz. O an, içinde bulunduğum ilişki ile kendime verdiğim söz arasında bir kopuş yaşandı. Gelisme bölümünün ortalarına doğru, özgürleşmenin ilk kıvılcımı yanıyorum hissettim. Ancak özgürleşme, anında gelen bir aydınlanma değildi; daha çok uzun bir sürecin, bir çarpışmanın sonucuydu. Mert’in gidişi kolay bir zafer değildi. Ona dair anılar, birlikte kurduğumuz planlar, ortak arkadaşlar, hepsi birer ağırlık olarak kaldı. Arınma, ağır ve acı verici bir süreçti, ama her gün biraz daha hafifledim.

Reklam

3. Bölüm — Sonuç

Toplantıdan sonra Mert evden ayrıldı. Kapı kapandığında, derin bir sessizlik çöktü; evin her köşesi ayrı bir anıyı fısıldıyordu. Annem ve ben birbirimize baktık; ikimizin de gözleri kızarmıştı ama duruşumuz sabitti. Gülşen, ellerimi tuttu ve "Artık ne yapacağını biliyorsun," dedi. Bu cümle, yüzleşmenin ardından gelen sorumluluğun da bir çağrısıydı. İlk günler birbirinden zordu. Mert’in ayrılışı bir boşluk bırakmıştı; onun varlığına alışmış düzen benim için yeniden şekillenmeliydi. Ancak her sabah kalktığımda sanki ilk kez nefes alıyormuş gibi bir hafiflik hissettim. Alçının soğuk yüzü ayağımdan kalkınca, aslında sadece fiziksel bir tutsaklıktan değil, duygusal bir bağlılıktan da kurtulduğumu fark ettim. Benim için sonucun en çarpıcı kısmı, başkalarının ne düşündüğünden çok kendi iç huzurumu seçmekti. Düğünü iptal ettim. O karar herkes için ani ve zor geldi; özellikle de Mert’in ailesiyle olan ilişkileri açısından. Ama bu iptal, sadece iki kişinin arasında bir günü atlamaktan öteydi. Benim için o, kendi değerimi yeniden tanımlamaktı. Düğün tarihinin boş bir takıntı olmaması gerektiğini anladım; evliliğin temeli güven, saygı ve karşılıklı destekti. Bunlar yoksa elbette kutlama yapmanın bir anlamı yoktu. Düğün davetlerini iptal ederken huzursuz, fakat kesin bir el ile hareket ettim. Arkadaşlarıma ve aileme durumun nedenlerini anlatırken çarpıcı tepkiler aldım. Bazıları hemen destek verdi, bazıları ise şüpheyle yaklaştı. Bu süreçte bana en büyük desteği annem verdi; o, sadece bir anne değil, aynı zamanda aklımın sesi oldu. İki ay sonra, alçım çıkmış, yürürken hala temkinliydim ama özgürlüğümü adım adım hissediyordum. İşe geri döndüm; ilk haftalarda herkes beni farklı bir gözle izledi. Bazı iş arkadaşlarım, hikâyemi bilmiyordu; bazılarıysa yanımda olduğum için minnettardı. Zamanla, toplumun verdiği "kadın-erkek rollerine" dair öğretilerle yüzleşmem gerektiğini anladım. Ben yardım istemenin, sınır koymanın ve bir ilişkide adaleti aramanın suç olmadığını öğreniyordum. Mert’le karşılaştığım bir an oldu; tesadüfen markette göz göze geldik. Önce birbirimize bakıştık. Gözlerinde bir pişmanlık, bir şaşkınlık vardı; belki de benim kararımın netliğini beklemiyordu. İçimden geçen şeyler değişikti: Eskiden onun onayına ihtiyaç duyan bir kadın değildim artık. Hafif bir baş eğme ile yoluma devam ettim. O an, geçmişin ağırlığını geride bırakma anı gibiydi. Sonuç olarak, alçının dışındaki asıl iyileşme zaman aldı; o iyileşme, benlik saygımın yeniden kurulduğu, sınırları netleştirdiğim bir süreçti. Düğünü iptal etmek acı verdi; hayaller, emekler vardı. Ama yaşam, bazen hayallerden daha değerli olan şeyleri korumak için cesaret ister. Ben de o cesareti buldum. Aylar geçti, ben daha bütün hissediyordum. Yalnızlık bazen ürkütücüydü ama aynı zamanda özgürleştiriciydi. Kendi ayaklarım üzerinde durabildiğimi bilmek, bana yeni kapılar açtı; eski hobilerime döndüm, arkadaşlarımla daha çok vakit geçirdim, terapiye başladım. Terapide öğrendiğim en önemli şey, bir ilişkide karşılıklı sorumluluğun önemiydi. Sevgi, tek taraflı fedakârlıkla ayakta durmaz. Hikâyenin sonunda, Mert’e karşı hissettiklerim değişti; artık öfke kadar, acı kadar, kabul de vardı. Onunla olan geçmişim hayatımın bir parçasıydı ama geleceğim onunla sınırlı değildi. Kendimi yeniden sevmek, belki de en zor ama en ödüllendirici işti. Annemin o sabah bana fısıldadığı sözleri bugün hâlâ anımsıyorum: "Kendine ihanet etme." Bu cümle, bana her şeyi hatırlattı: değerimi, sınırlarımı ve yalnızca başkalarının onayına göre değil, kendi değerime göre yaşama cesaretini. Sonuç olarak, alçıdan ve Mert’in umursamazlığından daha önemli olanı seçtim: kendimi. Hikâyimin kapanışı, bir son değil, yeni bir başlangıç. Ayaklarım güvenle yere bastığında, geçmişin acıları beni tanımlamıyordu artık. Onlar, bana güçlü olmayı öğretmiş birer anıydı. Ve ben, o anılardan güç alarak, kendi hayatımı kurmaya koyuldum.

— Son —

Bu hikayeyi paylaş