Benden Sürekli İstenenler
HHikaye Editörü27 Haziran 20263 dk okuma3.580 okunmaRomantik
1. Bölüm — Giriş
Sabahın ilk ışıkları perdenin arasından sızarken mutfakta çaydanlıktan çıkan ses bütün apartmanı uyandırır gibiydi. Pencerenin dışındaki şehir hâlâ uyanmamış, sadece birkaç kamyonun ve kuşların sesi duyuluyordu. Ben tezgâhın başındaydım; elime aldığım ekmeği bıçakla ikiye böldüm, reçeli açtım. Odyometrenin hafif tıkırtısı gibi duyduğum ilk ses ise odadan yayılan: "Bir şey daha..." diye başlayan, bitmeyen bir talep zinciri. Eşim yataktan yeni kalkmıştı, saçları dağınıktı; gözleri uykulu ama sesi netti. "Bugün akşam yemeğini ben mi hazırlasam?", "Çoraplarımı bulamadım," "Biraz sıcak su alır mısın?" gibi küçük ricâlar birbirini takip ediyordu.
Başlarda bunlar sevgi göstermeleri gibiydi; benimsemesi kolay jestlerdi. Kahvaltı hazırlandığında elini tutuşumuzu, omzuna serdiğim örtüyü hatırlıyorum. Zamanla ise ricâların tonu değişmeye başladı: hep bir beklenti, sanki eksik kalan bir şeyin sürekli benden tamamlanması gerekiyordu. Bir gün yatağında derin bir sessizlikte gözlerine bakarken, o bekleyişin bende nasıl bir ağırlık bıraktığını düşündüm. Yeni bir istek daha geldi: "Bu hafta sonu ailemin yanına gitmek istiyorum. Sen de gelir misin?".
Küçük taleplerin ardında büyük anlamlar gizleniyordu; benimseme, onaylanma, birlikte olma arzuları. Ama bunlar, gece boyunca biriktirdiği yalnızlıkla birleşince gün içinde benden ne kadarını talep ettiğini unutur oldu. Ben, odamın köşesinde bekleyen kendi isteklerimi hatırlamaya çalışırken; çay bardağının kenarındaki çatlağın içine düşüncelerim dolup taşardı.
Reklam
2. Bölüm — Gelişme
İstekler arttıkça benzer bir ritme dönüştü hayatımız. İşten dönüşümde kapıda bir listeyle karşılaştım: haftalık alışveriş, çamaşır makinesinin tamiri için randevu, aile yemeği için notlar... Her madde bir talep, her talep birer sorumluluktu. Listeyi parmağımla takip ettim; notların arasında benim adımın geçtiğini görmek garipti: "Ayşe, akşam yemeğini hazırla" gibi bir cümleyle karşılaşmak beni hem güldürdü hem de içten içe yaktı. Kendimi bir görev memuru gibi hissetmeye başladım. Gün bitiminde yorgun bedenimle koltukta otururken zihnim sanki sürekli bekleyen bir çocuğa dönüşmüştü: bir şey daha ister misin?
Bir akşam, taleplerden yorulmuş, masanın üzerine bir not bıraktım: "Ben de isteklerim olduğunu unuttuğumda hatırlatılmak isterim." O gece baş başa oturduk. Suskunluğun içinde ilk defa o sordu: "Seni çok mu zorluyorum?" Soru basit ama etkisi büyüktü. Gözlerinin içine baktım; yüzündeki yorgunlukla benimkisi bile farklıydı. Konuşmaya başladık. Ben, sabahları kendi sessizliğime ihtiyacım olduğunu, akşamları ise yalnız kalmadan toparlanmamın zor olduğunu anlattım. O, gördüğüm her eksik yüzünden suçluluk duyduğunu, bunun da taleplere dönüşerek kendini gösterdiğini söyledi. Sürekli talepte bulunmasının ardında bir korku vardı: kaybetme korkusu. Bağlılığını pekiştirme yöntemi olarak beni sürekli yanında görmek, yapacağım şeyleri kontrol etmek istiyordu.
Konuşma ilerledikçe, birbirimizin dillerini yeni yeni öğrendiğimizi hissettik. Ben daha net sınırlar çizdiğimde, o o sınırların kırılganını fark etti. Ben de taleplerin ardındaki yalnızlık duygusunu duyduğumda, artık bu istekleri sadece yük olarak görmemeye başladım. Aramızdaki dialog, bir tür pazarlık gibi değil; daha çok yeniden öğrenme, yeniden tanıma sürecine dönüştü. Gece ilerledikçe ortak bir karar aldık: bazı sorumlulukları paylaşacağız, bazı anları da yalnız bırakacağız; böylece hiçbirimiz tükenmeyecek.
Reklam
3. Bölüm — Sonuç
Değişim küçük adımlarla başladı. Haftalık görev listesini ortak bir panoya taşıdık; kimin hangi gün yemek yapacağı, markete kim gideceği, çamaşırların hangi gün yıkanacağı artık birlikte planlanıyordu. İstekleri sırayla değil, ortak bir ritimle yerine getiriyorduk. Bazen o, benim için çayını hazırlıyor; bazen ben onun için gece sandviçi yapıyordum. İnsan küçük jestlerle güveni yeniden örüyor gibiydi.
Bir akşam balkonda otururken, ellerimiz birbirine değdi. Gecenin serinliği yüzümüze vururken, ikimiz de günün niçin yorgun olduğunu biliyorduk ama aynı zamanda birbirimizin sınırlarını da tanıyorduk. "Benden sürekli bunları istiyorsun," dedi gülümseyerek, "ama artık ben de hatırlattığın da var." Cümlesindeki şaka, geçmişin yükünü hafifletti. Biz taleplerimizi azaltmamıştık; onları paylaşmıştık.
Anladık ki ilişkiler taleplerin yokluğuyla değil, talepleri kimin ve nasıl taşıdığınla anlam kazanıyor. Birinin sürekli istemesi, diğerinin sürekli vermesi anlamına gelmemeli; bunun yerine birlikte inşa edilen bir ritim olmalıydı. O geceden sonra bazen hâlâ küçük notlar bırakıyoruz birbirimize, bazen de yalnız kalmanın verdiği rahatlıktan faydalanıyoruz. Her istek artık bir hatırlatma: birbirimizi tekrar tekrar seçme şansımız var. Bu seçim, taleplerin ardındaki korkuyu değil, sevginin ve sorumluluğun dengelenmesini getiriyor—ve böylece hem istenenler hem de isteyenler nefes alabiliyor.