Işıklar Sönmeden
HHikaye Editörü28 Haziran 20264 dk okuma103 okunmaDram
1. Bölüm — Giriş
O akşam nöbetteydim. Huzurevinin koridorları rutubet ve temizlik kokusunu taşıyordu; televizyonun uzak bir yayından gelen sesi, zamanın içinde bir metafor gibi titreşiyordu. Bayan Meral odasının cam kenarında oturuyordu; mavi geceliği, sahte incileri ve kırmızı rujuyla, söylenmiş bir tören bekler gibiydi. Saat duvara vurdukça yüzü daha da hafifliyordu; ben ise elime sıkıca tuttuğum lambanın düğmesini izliyordum. Her nöbette birbirimizi selamlayan iki yalnız gibiydik. O, ziyaretçi saatlerinin dışında bile beklemeye alışmıştı. Ben de beklediğim cevapların gecikmesini alışkanlık haline getirmiştim.
İlk buluşmamızdan beri onunla küçük ritüellerimiz vardı. Sabahları, göz kapaklarının kıyısındaki damarları görünürken bana küçük kağıtlar verir, ‘Notu sakla, lazım olur’ derdi. Yaşlılığın ikna edilemez yalnızlığını taşırdı; çocuklarının fotoğrafları komidininde değil, kalbinde asılıydı. “Onlar gelecek,” derdi. Sesi titrer ama inancı sabitti. Ben de çoğu zaman o inanca susardım, çünkü aradan geçen yıllar belki de hepimizin duyduğu yalanlardan daha sessizce ilerliyordu.
Bir gece resepsiyondan gelen kazara bir konuşma her şeyin rengini değiştirdi. Kadriye’nin soğuk sesi koridor hoparlöründen gelince, Meral'in omuzları çöktü. “Annem çok yaşlı, eğer durumu kötüleşirse özel hastaneye götürmeyin,” dedi kadının sesi. “Gereksiz masraf.” O an anladım ki beklediği ayak sesleri artık yalnızca hatıralarda yankılanıyordu. Meral öyle bir bakış attı ki, ağlamıyor ama her şeyi biliyordu. Ertesi sabah elimde kağıtlarla yanıma geldi; üç gün boyunca yazdı. Harfler titredi, ama cümlelerin ardındaki öfke ve sükûnet kesindi. Sayfaların arasına sakladığı Mezmurlar 27 gibi, sözleri de bir dua kadar şahsi ve kesindi.
Reklam
2. Bölüm — Gelişme
Son gece geldiğinde hastanenin ışıkları daha az sertti. Hava yağmurluydu; pencereden görünen asfalt parlıyordu. Meral gece elbisesini giymiş, sahte incilerini boynuna takmıştı. ‘Bu gece gelecekler,’ dedi. Kesinlik yerine bekleyişin hüzünlü gölgesi karışmıştı sesine. Saatler ilerledikçe tansiyonu düştü; ben kedinin hışırtısı kadar sessiz adımlarla dolaştım odada. 23:50’de koridordan ayak sesleri duyuldu. Meral pencereye döndü, yüzüne sanki çocukluğun sevinci yeniden gelmiş gibiydi.
Kapı açıldığında üç farklı insan, üç ayrı dünyaya ait siluet geldi içeri. Avukat Yılmaz yağmur altında, elinde üç sarı zarfla duruyordu. Rıza, elleri yağlı bir ustanın çabukluğuyla öfkeyle indi arabadan; Kadriye, gözyaşlarıyla sahte bir uyum içindeydi; Deniz ise en son, dosyayı göğsüne bastırmış, telaşlı ama mesafeli bir edayla geldi. Avukat masaya zarfları koyarken bütün odanın havası değişti. Meral başını dik tutarak, “Bana çocuklar gibi ağlamayın,” dedi. Biraz hüzün, biraz alay karışmıştı cümlesinde. Hepsi yüzlerini kapattı; kimi utanma, kimi suçluluk, kimi de işin bittiğini düşüren rahatlıkla.
Zarfların içi açılmaya hazırdı. Avukatın elindeki evrak kül tablasından farksız bir şeyi temsil etmiyordu; içlerinde beklenen değil, şaşırtıcı gerçekler vardı. Meral’in yıllar boyunca biriktirdiği küçük notlar, banka belgeleri, bir zamanlar evden eksik düşen paraların izleri ve en önemlisi, çocukların kendi sınırlarını aşan kararlarının bir kaydı. O belgeler Rıza’nın işyerinden aktarılan paralar, Kadriye’nin annesinin ilaçlarını değiştirdiğini gösteren reçete kopyaları ve Deniz’in annesinin tapusuyla ilgili şüpheli işlemleri işaret eden evraklar taşıyordu. Avukat usulca zarfı açtı; ses yoktu, sadece yağmurun camda ritmik çarpması ve içerdeki nefesler. Meral gözlerini kapatıp hafifçe gülümsedi; içindeki zafer sessiz ama samimiydi.
O gece salon, itirafların ve hesaplaşmanın mekânı oldu. Her zarf bir aynaydı: insanların kendilerine bakıp sevmedikleri tarafları görmeleri için. Rıza savunmaya geçti, paraların işin doğasında olduğunu; Kadriye dindarlığını kalkan yaptı, “Anneyi üzecek bir niyetim yoktu”; Deniz ise işlerin yoğunluğunu, zamana karşı yarıştığını anlattı. Fakat Meral’in yazdıkları, tarihin tarafsız bir kaydı gibiydi. O kaydın içinde, yıllar önce evden eksilen bir hesaptan başlayıp, kâğıt üstünde duran soğuk gerçeklere uzanan bir iz vardı.
Zaman, o gece başka türlü akıyordu. Meral bir an durdu, paketten küçük bir fotoğraf çıkardı; hepsi bir arada, çok eskiden çekilmiş, gülümseyen üç çocuk ve genç bir kadın. Fotoğrafın arkasına yazdığı birkaç satır, olan biteni aşık bir sadelikle özetliyordu: ‘Siz bana anne dediniz, ama annenin yanında durmak başka bir şeydi.’ Sözleri kestiriciydi, acıydı ama adaleti sağlayıcı bir netlikteydi.
Reklam
3. Bölüm — Sonuç
Sabahın ilk ışıkları koridorlara sızarken, üç zarfın etkisi halen odada asılı duruyordu. Avukat usulca evrakları saydı; yasal işlemler başlatılacaktı. Meral yatağında daha sakin görünüyordu, yüzünde barışın bir izi beliriyordu. Çocuklar birbirlerine bakmadan ayrılmak için hazırlandılar; her biri kendi vicdanı ve hesabı ile baş başa kalacaktı. Rıza işine dönmek istediğini söyledi; Kadriye, “Yanlış anlaşıldım,” diye tekrar etti; Deniz ise dosyayı sıkıca kavrayıp sessizce odadan çıktı.
Avukat bana bakarak, “Bayan Meral açıkça kaleme almış,” dedi. “Her şeyi.” O sözler odamda yankılandı. Meral’in bırakıp gittiği sadece belgeler değildi; bıraktığı şey, yılların biriken hafızası, herkesin görmezden geldiği bir adalet isteğiydi. Birkaç gün sonra, huzurevinin müdürü ile konuştuk; belgeler yetkililere verilecek, gerekli incelemeler başlatılacaktı. Yine de orada, camın ötesinde yağmur damlaları izlerken, en çok Meral’in küçük, kıvrılmış kağıdını düşündüm — Mezmurlar 27’nin arasına sakladığı o notu.
Elimi uzandım, kitabın sayfalarını açtım. İçindeki mektup kısa ve nettı: ‘Eğer bu satırları okuyor iseniz, demek ki ben sustuğum için konuşma zamanı gelmiş. Beni kimseye muhtaç bırakmayın; benim adımı kullanıp vicdanınızı susturmayın. Ve eğer bir gün, ışıklar sönmeden önce geliyorsanız, gelin — ama annenizin gözlerinin içine bakın.’ Mektup burada bitiyordu; satırların ötesinde, geride bıraktığı asıl soru kalıyordu: Bu üç zarfın ve o mektubun açığa çıkardığı gerçekler, herkesin hayatında hangi kırılmaları başlatacaktı?
Huzurevinin kapısı kapandıktan sonra, koridor sessizleşti. Ben odanın lambasını kapatmadan önce bir kez daha Meral’e baktım; yüzü huzurlu, rujunun izi yastığın kenarında hafifçe solmuştu. Pencereden dışarı baktım; park eden araçlardan birinin farı bir an parlak, sonra kayboldu. Geride kalanlar ise bir kararın eşiğindeydi. Kim bilir, Meral’in küçük kağıdıyla bıraktığı yangın, kimlerin hayatını yakıp kül edecekti — ya da kimlere yeni bir başlangıç verecekti?
Cevaplar bekliyordu. Ve ben, ışığı kapatmadan önce, bir daha ona baktım. Meral gülümsüyordu. Gülüşü, soru işaretleriyle dolu bir sabaha davet gibiydi.