Yoldaki Haber
HHikaye Editörü27 Haziran 20263 dk okuma644 okunmaDram
1. Bölüm — Giriş
Sabahın erken saatleriydi. Mutfağın penceresinden sızan soğuk ışık, tezgâhte unutulmuş bir fincanın çevresinde titreşiyordu. Selin valizini kapı eşiğine bırakmış, son kez aynaya bakıp gülümsüyordu; o gülüşte hem sevinç hem bir çekingenlik vardı. Uzun zamandır beklediği bu tatil, üniversite döneminin bitişiyle ödül gibi gelmişti ona. Ben, annesi olarak, içimde hem gurur hem de bir tür boşluk hissiyle onun omzuna dokunup birkaç tavsiyede bulundum. “Dikkatli ol, cep telefonunu hep yanına al, saatlerini haber ver,” dedim bir ritüel gibi. Selin başını salladı, bavulunu aldı ve kapıdan çıktı. Komşuların mahallenin sessizliğini bozan valiz tekerlekleri, sokağın köşesinde kaybolurken kalbimde bir eşik kapandı.
Araba çalıştığında evin içinde kalan boş sesler daha gür geliyordu. Kısa bir kahve, pencereden bakışlar, pırıl pırıl bir güneş. O an her şey sıradan gibiydi; hayatın küçük ayrıntıları bizi avutmaya hazırdı. Selin her zaman biraz daha uzağa gitmek isteyen biriydi; bu gidişte de içimde buruk bir sevinçle ona el salladım. Anahtarımı masaya bıraktığımda telefonum titredi. Ekrana bakarken içimi bir ürperti kapladı: numara tanıdık, sesi içinde titremeyle beraber netti. “Annem, ben Şehir Sağlık’tan arıyorum,” dedi karşıdan gelen kadın. O anda zamanın kenarları titredi; nefesimi tutup kulak verdim. “Selin’in bineceği otobüsle ilgili bir kaza oldu,” dedi. Sözler kısa, soğuk ve keskinti. Gözlerim bulanırken, dünya hem çok hızlı hem de ağırlaşmış gibiydi.
Reklam
2. Bölüm — Gelişme
Arabanın aynasında kendimi yabancı bir yüz gibi gördüm; ellerim direksiyonda gereğinden sertti. Yol boyunca düşüncelerim birbirine dolandı: “Nerede? Ne kadar kötü? Selin?” Her kilometrede zihnimin içinde farklı senaryolar canlandı. Sinyal lambaları, yağmur bulutları, minibüslerin egzoz dumanı — hepsi bir peri masalındaki uğultu gibiydi. Hastanenin ışıkları yaklaştığında, dışarıdaki tüm renkler soğumuş, yalnızca beyaz bir aydınlık var olmuştu.
Acil serviste bekleyen zaman, kendi ritmini bulmuştu: saatler değil, küçük soluklar içinde geçen anlar. Hemşirelerin telaşı, koridordaki monitörlerin ritmi, uzakta bir ebeveynin ağlaması... Sonunda doktor yanımıza geldi. Konuşması nazikti ama kesin: otobüs küçük bir virajda kontrolden çıkmıştı; yolcular arasında yaralananlar vardı. Selin de oradaydı. İyi haberler de vardı; bilinci açıktı, iç kanama şüphesi yoktu ama birkaç yerinden yaralanmış ve gözlem altında tutuluyordu. Doktorun yüzündeki yorgun çizgiler, kelimelerinin ağırlığını hafifletmeye yetmiyordu.
Oda kapısından içeri adım attığımda Selin’i görünce dünyam yeniden parçalandı ve birleşti. Bandajlı kolu, dağınık saçları, dudaklarının kenarındaki hafif bir tebessüm... Gözleri beni görünce genişledi, birkaç saniye duraksadıktan sonra annesine sarılır gibi elini uzattı. Sarsıldım, kelimeler boğazımda düğümlendi. “Anne,” dedi. Tek hece bile birçok anlam taşıyordu; hem üzgündü hem de rahatlamış. Gözlerinin içine baktım ve onun yanında olmaktan başka hiçbir şeyin anlamı olmadığını anladım. Hastanedeki o gece, tıbbi cihazların bip sesleri arasında, küçücük bir oda evrende en önemli noktaydı. Yüzleşmem gereken suçluluk, korku ve özlem dalgalarını birer birer kabul ettim. Selin ise şikâyet etmiyor, sakince yaralarını sayıyordu; “Çok abarttın anne,” dedi yarı şaka yarı ciddi. Gülümsemem bir an solduktan sonra gerçek bir kahkahayla geri geldi. O an, beni en çok sarsan şeyin onun direnci değil, onun artık kendi ayakları üzerinde duruyor olması olduğunu fark ettim.
Reklam
3. Bölüm — Sonuç
İyileşme haftaları sakin ama kararlı geçti. Evde pansuman saatleri, doktor kontrolleri, basit sohbetler günlerin şeklini belirledi. Selin pencere kenarında oturup dışarıyı izlerken ben mutfağı toparlıyordum; birbirimizin yanında olmanın, konuşmanın, susmanın ağırlığını ölçüyorduk. Her gece yatağa uzandığımda, o sabahki uğurlamanın ve ardından gelen haberin yarattığı bağlantıları gözden geçiriyordum: kontrol edemediğim bir dünyada sevginin nasıl sabit kaldığı, korkuların nasıl zarifçe törpülenebildiği.
Günlerden biri geldiğinde Selin, iyileşmesi yetince küçük bir sırt çantasıyla tekrar kapı eşiğindeydi. Bu sefer yüreğimde farklı bir duygu vardı; korunma isteğim azalmamıştı ama yerini güven ve inanç aldı. Ona sarıldım ve gözlerinin içine baktım. “Git,” dedim, “git ve yaşa. Bana haber ver, ama bil ki ne olursa olsun buradayım.” Selin gülümsedi, bavulunu aldı ve yürüdü. Arka bahçede güneşin sıcak yüzü yüzünü okşadı. Valiz tekerlekleri uzaklaşırken bu kez arkada bir boşluk değil, bir açıklık bıraktı; bir alan, bir güven alanı.
Hayatın kırılganlığıyla yüzleşmek, sevginin sınırlarını yeniden çizmek demekti bana. O gün öğrendim ki korumak, bazen tutmaktan ziyade bırakabilmeyi gerektirir. Selin uzaklaştıkça ben kapının eşiğinde durup son bir kez baktım; buruk ama umutlu bir hisle evime döndüm. İçimdeki kaygı küçülmüş, yerine derin bir teslimiyet gelmişti. Yoldaki haber bizi sarsmıştı, ama o haber aynı zamanda birbirimize daha sıkı değil, daha bilgece sarılmamızı sağlamıştı.