On dokuz yaşımdan beri sekiz yaşındaki küçük kardeşim Dila'yı yalnız başıma büyütüyorum. Anne ve babamız bir yürüyüşte kayboldular; bir daha dönmediler. Tek bir odalı evde yaşıyor, iki işte çalışarak kazandığım kadarıyla ayakta kalmaya çalışıyorum. Dila asla şikayet etmedi. Öğle yemeği parasını eski bir teneke kutuda biriktirirdi — çoğunlukla bozuk paralar, arada katlanmış banknotlar — ama bir türlü nedenini söylemezdi. Ben de sınıftaki diğer çocukların sahip olduğu oyuncakları istediğini sandım. Okuluna iki blok uzaklıkta bir hastane var. Dila eve dönerken üçüncü kattaki bir pencerenin önünden geçer, içeride solgun bir çocuk serum askısına bağlı bir halde dışarıyı izlerdi. Dila ona önce el salladı, sonra konuşmaya başladı, sonra adını öğrendi: Toprak. Toprak on bir yaşına girecekti ve ailesi onu unutmuş gibiydi. Dila iki haftalık biriktirdiği öğle parası — on bir lira kırk kuruş, tüm birikimi — küçük bir pasta ve ucuz bir dükkandan aldığı peluş bir dinozora harcadı. Bunu bir hemşire vasıtasıyla ona verdi, sonra pencereden "Mutlu Doğum Günü" söylediler. Bana anlattığında ağladım. Ertesi sabah ön bahçemiz balonlarla doluydu. Her biri bir tuğlaya bağlanmış, düzinelercesi çimlere serpiştirilmişti. Ortada, diğerlerinden daha büyük, kırmızı bir kutuya bağlı devasa siyah bir balon duruyordu. Kapağında küçük bir çocuğun el yazısıyla bir not: "Her gün pencereme geliyordun. Başka kimse gelmiyordu. Ve kimse benim hakkımda TEK BİR SIRRI bilmiyordu. Lütfen, aç onu." Kapağı kaldırdım ve içerideyi gördüğüm anda dizlerimin üzerine çöküp soluğum kesildi. Ancak ne olduğunu açıklamayaceğim; çünkü o kutunun içindekiler hem kalbimizi eritmiş hem de yeni bir gerçeğin kapısını aralamıştı...